2014’te, “Kingsman: Gizli Servis” filmi, Harry Hart’ı dünyayla tanıştırdı, güler yüzlü, centilmen casus ve Garry “Eggsy” Unwin, baba figürüne muhtaç, sınırın yanlış tarafında bulunan bir çocuk. Harry, Eggsy’i yanına alarak, ona hem centilmen hem de casus olmayı öğretti ve Kingsman yardakçılarının yanında, ikili, kötü teknoloji milyarderi Richmond Valentine’ı alt ediyor. 2017’de devam filmi olan “Kingsman: Altın Çember,” filminde, girişimci uyuşturucu satıcısı Poppy Adams’ın tehdidi altındayken, teşkilatın Amerika ayağıyla Statesman biçiminde tanışıyoruz.

Bununla birlikte, “The King’s Man: Başlangıç”ın yeni filminin hikayesi, bir asırdan da önceyi anlatıyor ve İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde, Kingsman teşkilatının neden ve nasıl kurulduğunu anlatıyor.

“Yazar-yönetmen-yapımcı Matthew Vaughn, farklı bir şey yapmak istedim diye açıklıyor. “Çok büyük ve efsanevi bir macera yapmak istedim. Ben çocukken, ‘Arabistanlı Lawrence’ gibi filmler göz doldurucuydu ve efsaneviydi fakat sıkıcı değildi. Ben de dedim ki “Bu tarzı geri getirmek istiyorum. Yani içimde ukde kalmıştı.”

Yani tarzın değişmesi gerekiyordu, en temelde senaryoyu Vaugn ile birlikte yazan Karl Gajdusek şöyle açıklıyor: “Çok hızlı bir şekilde belli olmuştu ki, bu filmi ilk iki filmin tarzında yazmayacaktık, yeni bir tarzda yazacaktık. Tarihin muzip, serseri, cüretkâr biçimlerini bir araya getirmesi gerçekten dikkate değer ve ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nın ölüm sayıları çok ciddi ve dokunaklı bir konu.”

Gajdusek, kilit ayrıntılara iyi değinildiğini söylüyor. “Tarihler doğruydu, olaylar doğruydu, tarihte olan her şeye yer verdik. Sadece, bizim olaylarımız perde arkasında, görünmeyen odalarda gerçekleşti,” diyor yazar.

Filmde gerçek karakter olan Erik Jan Hanussen’i oynayan Daniel Brühl, filmde öğretici ögelerin de olduğunu söylüyor. “Evet, komedi ve başka ögelerle birlikte eğlenceli bir aksiyon filmi fakat aynı zamanda ziyadesiyle eğlenceli bir tarih dersi. Tarih yeniden keşfedilse de olaylar gerçek ve karakterlerin bir kısmı da gerçek, çok ilgi çekici çünkü ya bir şey öğreniyorsun ya da sana tarihin belli kısımlarını anımsatıyor.” diyor aktör.

Brühl ekliyor: “Senaryo aklımı başımdan almıştı. Gerçekten çok sürükleyiciydi. Bana, Quentin Tarantino’nun ‘Soysuzlar Çetesi’ni hatırlattı. Bir şekilde benzerler ve tarihin yeniden keşfiyle birlikte, kurgusal ve gerçek karakterlerin –etkileyici karakterler- mükemmel bir uyum içinde bir araya getiriyor.”

Bununla birlikte, Tarantino’nun filmi, İkinci Dünya Savaşı’nın ögelerini yeniden keşfederken, Vaughn’un filmi Birinci Dünya Savaşı’na odaklanıyor. “Benim gördüğüm kadarıyla, Matthew, savaşın korkunç taraflarından kaçınmıyor” diyor Oxford Dük’ünü oynayan Ralph Fiennes. “Korku, dehşete düşüren can kaybı ve katliam filmin temasını oluşturuyor. ‘Kingsman’in ciddi bir tarafı olduğu söylenebilir. Ama hâlâ ‘Kingsman’in komedi, aksiyon ve macera ögelerini taşıyor.

İlham aynı zamanda “Kingsman” serisinin ilk filminden geliyor, Vaughn: “Asansörle inerken, Harry Hart’ın Eggsy’e yaptığı konuşma, Kingsman filminin bir nevi temellerini açıklıyor. Ve senaryonun eski taslağını okuduğumu hatırlıyorum ve düşündüm ki ‘Şimdi, bu konuşma hakkında bir film nasıl yapabilirim?’ Ve bir anda ilham geldi… kafamda oluştu. Bütün filmi gördüm ve yazdım.’

Fiennes, Harry Hart’ın konuşması, kendi karakterini tanıtıyor, diyor: “Bir önceki filmden Harry Hart’ın konuşması kafamda yankılanıyor; Kingsman’in ne hakkında olduğu. Yaşamları korumak ve muhafaza etmek adına bir film. Kingsman, insanlığı ve barışı teşvik etmek adına, devlet tarafından işletilen casus bürokrasisinden kurtulmak için kurulmuş bağımsız bir istihbarat teşkilatıdır. İşte bu yüzden var. Kötülüğe ve adaletsizliğe karşı savaşan Kral Arthur ve şövalyelerini andırıyor.”

Gajdusek hikâyenin konusunu şöyle açıklıyor “barışı korumaya ant içmiş, oğlunu delilikten uzak tutmaya çalışan ve deliliğin nedensiz olmadığını, karanlık güç tarafından yönetildiği konusunda şüphe duymaya başlayan bir babanın hikayesi.”

Filmde üç rolü oynayan Tom Hollander, filmin kötü karakterine: “Jeopardy, bağdaşmasına gerek duyulmayan fakat hikâyede bağdaşan birçok tarihsel figürün bir araya gelmesiyle yarattığı şer ekseninden geliyor. Mata Hari, Rasputin, Erik birbirlerini tanıyor ve bir şekilde, kurgusal karakter olan Shepherd’ün kötücül komplosunun bir parçasılar. Ve Shepherd’ün bir projesi var, ki o da Avrupa’nın yönetimde olan toplumlarını yok etmek.”

Vaughn, “The King’s Man: Başlangıç”ın farklı bir ögesini anlatıyor, “Aslında ‘Aşağıdakiler Yukarıdakiler’ olayını yapmaya çalışıyorduk. Ralph’ın karakteri, Oxford, züppe bir karakter değil ve en iyi casus ağına sahip olmak için uşaklara, şoförlere, dadılara ve hizmetçilere sahip olması gerektiğini anlıyor çünkü eski zamanlarda, odada olsalar da göz ardı ediliyordu. Yani her şeyi duyabiliyorlardı.”

Vaughn, “The King’s Man: Başlangıç”ın modern seyircilere hitap edebilecek dönemsel bir eser olduğuna inanıyor. “Çılgın insanlar dünyayı yönetince, işlerin ne kadar hızlı kontrolden çıktığını, çocukların görmesini istedim. Ve biz politik bir iklimde yaşıyoruz ki bu, kimsenin savaş olabileceğini düşünmediği ve sonra savaşın olduğu ve kimsenin neden savaş olduğunu anlamadığı Birinci Dünya Savaşı’na çok benzer bir iklim. Birinci Dünya Savaşı saf delilikti ve Kingsman bu sebeple bulundu.” diyor.

“The King’s Man: Başlangıç”ın oyuncu kadrosu, derinlik, inanılırlık ve karakterlerine hem mizah hem de duyarlılık getiren aktörlere sahip.

Harris Dickinson, filmin genç öncüsü, Conrad Oxford’u oynuyor ve yazar-yönetmen-yapımcı Matthew Vaughn, rol için doğru adamı bulduğunu hemen anladığını söylüyor. “Oyuncu seçimim tam anlamıyla ne gördüğümle alakalı ve o aklımı başımdan aldı. Onu 10 dakika deneyip role seçtim.” diyor Vaughn.

Dickinson karakteri hakkında, “Conrad on yedi yaşında. O genç, cesur ve asil. Babası Oxford Dük’ü, o yüzden, onunla çok görkemli, sıkı, zengin sınıfı bir yaşam tarzı var. Onu ilk gördüğümüzde, gerçek dünyaya karşı saf biri.” diyor.

Dickinson böyle açıklasa da Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve yetişkin olmaya istekli olması, bunu değiştiriyor. “O yetişmekte olan ve her şeyi ilk elden tecrübe etmeye çok istekli olan bir asker. Bir süre evde tutulmuş ve sıkıca korunmuş, babasının çizgileriyle ve barış politikasıyla yasaklanmış hisseden birisi. Ve sonra bir nevi kırılma noktası olan bir yer var, Conrad gidiyor, babasının isteklerine karşı geliyor ve savaşa katılıyor.” diyor.

Vaughn, Conrad’ı ilişkilendirilebilir yapmanın en önemli kısmı, savaş sahnelerinin işe yarar olması diyor. “Rol ile alakalı korkum, Duke ile Marquis’in oğlu birlikte ve ben gerçekten iki şatafatlı başrol karakteri olan filmi izlemek istiyor muyum oldu. Her zaman Bond’un çok iyi işe yaradığını düşündüm çünkü Connery bir anlamda keskinlik verdi. Bence eğer David Niven veya hakikaten şatafatlı biri seçilseydi, Bond ilişkilendirmek için çok yüksekte olurdu. Harris geldi ve ihtiyacım olan şey ondaydı- cazibe. O işinin erbabı.”

Ralph Fiennes, Conrad’ın babasını oynuyor, Orlando Oxford, Oxford’un Dükü. Fiennes onu “taviz vermeksizin asil” ve kendini oğluna adamış diyor. “Oxford barış yanlısı ve seyirci ilk dakikalarda nedenini anlayacak,” Fiennes açıklıyor. “Bağlam, Birinci Dünya Savaşı’na yaklaşımda ve filmdeki en önemli ilişki, tartışmaya açık, kendini, cesaretli bir genç adam olarak savaşta kanıtlamaya odaklanmış genç adam ve babası Oxford ile arasında. Ve Oxford, onun savaşa gitmesine çok gönülsüz.

Diğer senarist Karl Gajdusek, Oxford’u, ağır çelişkili olarak anlatıyor. “Felsefi bir barışa yemin etti. Ama yine de hayatındaki olaylar onu başka yere itti. Yani o, barış ve şiddet arasında kalmış bir adam; babalığın koruma içgüdüsü ve gitmesi gereken genç bir adamın arasında kalmış biri. Onun özü bu sayılır.” diyor Gajdusek.

Fiennes, Vaughn ve Sajdusek’in yazdığı karakterin çok tanıdık geldiğini söylüyor. “Oxford’un Dükü gibi insanlarla tanışmışım gibi hissediyorum. Artık pek görünmeyen ve nazik prensiplerine bağlı nazik bir İngiliz. Ama ayrıca Matthew’ün -hepimizin kalite ve geçmiş konusunda hassas olduğumuz durum- karakterimin asilliğinden çekinmemesini seviyorum. Soylu yetiştirilmiş biri olduğuna dayanarak ve cesaret, onur, nezaket ve başkalarına yardım etme prensiplerine sahip olan asil biri. Yani Oxford düzgün bir adam. Çok düzgün.” diyor Fiennes.

Fiennes’i kahraman rolüne seçerken, “Ben yazarken, hep aklımda aktörler olur. Ve Ralph’da aklımdaydı. Birçok nedenden dolayı Ralph’ın fantastik bir Bond olacağını hep düşündüm. Ve Ralph ile tanıştığımda, komikti çünkü garip bir şekilde o Kingsman, kendini ciddiye almayan çok ciddi bir adam ve çok muzip bir mizah anlayışı var. Ciddi bir konu üstündeyken bile alttan hep şen şakrak diyebiliriz. Ve onunla çalışmak muhteşemdi.” diyor Vaughn.

Dük her nasılsa, yalnız çalışmıyor, Fienne açıklıyor: “Shola adında fantastik bir koruması ve sağ kolu var. Djimon Hounsou tarafından canlandırılıyor. Ve Gemma Arterton tarafından canlandırılan Polly adında bir kahyası var. Bir dadı figüründe fakat evin kadını o. O bir çalışan fakat onu gördüğümüz ilk anlarda anlıyoruz ki o bir köle değil. Aklındakini konuşur ve her ne kadar beni kızdırsa da onun dürüstlüğünü istiyoruz. Yani, oldukça cesaretli ve doğrucu olan güçlü insanların ailesi.”

Arterton, Polly’i ev halkının lideri olarak tanımlıyor. “O, Conrad’ın nanısı, onunla çok ilgilendi ama Oxford dahil herkesin patronu sayılır. Çok sert biri. Çok umursamıyor. Odadaki en akıllı kişi o. Çok ama çok akıllı. Ve çok komik. Şakacı biri. Hizmetli ve kadronun bir parçası olduğu için, farklı bir sosyal geçmişi var. O işçi sınıfından. Yani birinci sınıf değil. Filmde çok fazla centilmen ve sosyete var, ama o biraz daha gerçekçi.” diyor Arterton.

Hazırlığın bir parçası olarak, Arterton, karakterin İngiltere’nin kuzeyinden gelmesi gerektiğine karar verdi. “Harrogate’in mükemmel bir aksan olduğuna karar verdik çünkü Yorkshire aksanı gibi ama biraz müsküler. O dönemden biri gibi konuşmasını istedik ama ben biraz şımarıklık kattığı için sevdim. Filmdeki herkesten farklı duyuluyor. Biraz arsız. Biraz şımarık.” diyor Arterton.

Ve “The King’s Man: Başlangıç”taki her karakter gibi, Polly sürprizlerle dolu. Arterton ona “rock and roll Marry Poppins” diyor. Gajdusek onu “keskin nişancı” olarak tarif ederken, açıklıyor, “Bir bakıyorsunuz dünyanın karşısında, bir bakıyorsunuz kapalı kapılar ardında ve belki elinde bir silahla.”

Vaughn, “Gemma inanılmaz bir aktör. Çok komik, her aksanı yapabiliyor, aksiyon sahnelerinde iyi. O tam anlamıyla harika. Bu işe evet dediği için son derece şanslıyız.” diyor.

Polly’nin iş arkadaşı Shola, adı geçen Djimon Hounsou tarafından canlandırılıyor. “Shola hakkında fikrim, Orlando Afrika’ya göreve gönderilmişti ve orada Shola ile tanıştı. Orlando, yaptıkları şeyin yanlış olduğunu düşündü ve onunla çalışmaya gelen Shola ile İngiltere’ye döndü. Çok yakın arkadaş oldular. Oxford’un ailesi, Conrad, Shola ve Polly, ve dünyaya karşı alt sınıf üst sınıf ayrımı var gibi görünse de, kapalı kapılar ardında dostça bir aileler.” diyor Vaughn.

Hounsou “O, Afrika’nın farklı yerlerinden geliyor çünkü Shola Fransız kolonisinden geliyor gibi görünüyor, Senegal gibi, yani Doğu Afrika’dan. O açıkça belli olduğu gibi, muhteşem bir adam. Çok doğrucu bir adam. Savaşçı bir soydan geliyor.” diyor.

Mükemmel bir maceranın, mükemmel bir kötü adama ihtiyacı var ve “The King’s Man: Başlangıç” için o kişi Rhys Ifans tarafından canlandırılan Rasputin. Ifans, “Rasputin açıkça belli ki tarihi bir karakter ve Tsar ile Tsarina’nın Rusya’daki sarayında yaşıyor. O gizemli biri ve her ne kadar gerçek Rasputin, Ortodoks Kilisesi tarafından resmi olarak gönderilmiş olmasa da o bir papaz. Bu kimliği beraberinde taşıyor ve bence, Hristiyanlık ya da kilise, onun için bir çeşit gizlenme aracı ve o özünde et yiyen bir pagan.” diyor Ifans.

“Rhys için bir zevkti çünkü hayatı boyunca Rasputin’e takıntılı olmuştu. Seçmeler başladığında, her zaman Rasputin oynamak istediğini belirten bir mesaj aldım. Tutkuya ve hevese bayılırım. Bence meslekte buna daha çok ihtiyaç var. Rhys ile oturdum ve mükemmel geçti. O çok zeki ve odaklanmış biri. Rasputin’den daha iyi bir kötü karakter yaratamazdım ve tek yapmaya çalıştığımız şey gerçek Rasputin’i yansıtmaktı.” diyor Vaughn.

Gajdusek, Ifans’ın “çılgın papaz” rolünü oynamak için doğduğuna katılıyor. “O çok çekici ve Rasputin’le birlikte, bu onun en iyi yaptığı şey olmuştu. Rasputin’in bir odaya girmesi gerekiyordu ve gözlerini onun üstünden alamıyordun. Her ne kadar biraz kokmuş, çılgın bir papaz olsa da ona yakın hissediyordun. Ve Rhys’in de benzer bir enerjisi var. İkisi birlikte tek bir karakterde birleşti. Bu gerçekten inanılmazdı.” diyor Gajdusek.

Ifans’ın kendisi, Rasputin’in çekiciliği ve kötü şöhretine bakarak “rüya rol” diyor. “Çok gizemli ve güçlü bir figür, tarihe iyi dayandırılmış fakat hayatının çoğu bir gizem. Haliyle, insanlar Rasputin hakkında çok vahşi çıkarımlar yaptı. Sadece Rus kültüründe değil, dünya kültüründe bir yeri var. Birçok şekilde, o, türünün ilk dönek rock yıldızıydı. Ayrıca onda biraz, Charlie Manson havası var- bir nesli hipnotize etmiş ve ayartmış gizemli bir şarlatan.” diyor Ifans.

“The King’s Man: Başlangıç”ın en cüretli oyuncu seçimi ise, birçok rolü canlandıran tek bir aktördür. Tom Hollander, üç kuzeni canlandırıyor- Kral George’u, Rusya’nın Çar’ı ve Alman İmparatoru’nu.

“Kral’ın oyuncu seçmelerini yaparken, İmparator ve Çar, araştırmamı yaptım ve fotoğraflar buldum. Kral ve Çar arasındaki farkı ciddi anlamda ayırt edemiyordun. Ve daha sonra, yaptıkları şakaları okudum. Üniformalarını değiştirir ve Kral’ın Çar olduğunu, Çar’ın ise Kral olduğunu kimse anlamaz. Yanlış üniformaları giydikleri fotoğraflar var ve kimse fark etmedi ve daha sonra bunun komik olduğunu kabul ettiler. Ve bu arada özetle, Avrupa bu kuzenler tarafından yönetildi.” diyor Vaughn.

Vaughn devam ediyor, “Ve sonrasında, birbirine çok benzeyen üç aktörü nasıl bulacağımızı düşünmeye başladık. Tom’un iyi bir aktör olduğunu biliyordum ve üç rolü de canlandırabilirdi. Bunu hile gibi görmedim çünkü tarihe bakınca, çok benzerler, adeta ikiz gibiler. Tom oldukça Kingsman ve aynı anda ciddi ve komik olmayı çok iyi biliyor. O yüzden, ekibe hoş gelmişti.”

Hollander, bu yaklaşımın komik tarafını hemen gördüğünü söylüyor. “Matthew Vaughn’un fikri çok akıllıca çünkü tüm kraliyet aileleri bağlantılıydı, bizim de bildiğimiz gibi ve bu yüzden bir savaş çıktı. Dostlukları ve düşmanlıkları yüzünden. Ve onların üçü kuzendi, o yüzden üçünü de aynı kişinin canlandırması güzel bir şakaydı. Onlardan ikisi –George ile Nicholas- birbirlerine aşırı benziyordu. Yani farklı görünen İmparatordu. Ve bu versiyonda ise, İmparator, bir nevi zorba büyük kardeş idi.

Ciddi bir not daha, “Filmin en iyi olduğu noktalardan biri de üç kişinin arasındaki çılgın çatışmayı çok iyi takip ediyor olmasıydı. Ve bu karakterler pek çok şekilde, gereksiz Birinci Dünya Savaşı’nı şekillendirdi. Katliamın fazlalığı, üç kuzenin kıskançlığına atanabiliyorsa ve o üç kuzen, bir oyuncu tarafından canlandırılıyorsa, bu çok mükemmel olan, üzücü bir şizofreni yaratıyor. Bence insanlar çok şaşıracak, sadece kıvançla dolu performanslarından dolayı değil, ama aynı zamanda oyuncu seçmelerinin altında gizli olan melankolik mesajdan dolayı.

Charles Dance ayrıca filmde gerçek bir karakteri canlandırıyor- “Ülkenin Sana İhtiyacı Var!” ile ünlü Lord Kitchener. “Kitchener, Oxford Kont’unun çocukluk arkadaşı.” Dance açıklıyor. “Hikâyenin en başında, Boer Savaşının ortasındayız ve hem Ralph’in karakteri hem de benim karakterim çok genç. Aramızdaki ilişki öyle kuruluyor. Uzun bir geçmiş var. Kitchener onu uzun yıllardır tanıyor. Çok başarılı bir askerdi. Birinci Dünya Savaşı hakkında bir ifade vardır, aslanlar eşekler tarafından yönetildi? Şüphesiz, çoğu general eşekti ve eşek gibi hareket etti. Ama Kitchener onlardan biri değildi. O, zamanın çoğunda, yaşananlar yüzünden dehşete düşmüştü.”

Bu sırada Matthew Goode, Kitchener’a bağlı bir karakteri canlandırıyor. “Maximillian Morton adında bir karakteri canlandırıyorum, o her türlü şeyi yapan bir emir subayı, bir nevi sağ kol ve onu yatağında rahat uyutuyor. İyi bir asker, iyi olmaya hevesli. Efendisine hizmet etmek ve adamlarını bir arada tutmak istiyor. O, profesyonel bir asker.” diyor Goode.

Alman tarihine tanıdık olan olandırıcı Erik Jan Hanussen’i canlandıran Daniel Brühl açıklıyor. “O gerçek bir karakterdi, bir falcı, birazcık dolandırıcı. 1930’ların Almanya’sında gerçek bir yıldız olan, biraz entrikacı birisi. Çünkü gerçekten insanlar onun bir medyum olduğuna ve geleceği görebildiğine inanmıştı ve Berlin’de stadyumları doldurdu. Filmde ise, Birinci Dünya Savaşı’nı kontrol eden kötü adamlardan biri.”

Ve nihayet, egzotik bir dansçı casus Mata Hari’yi canlandıran Valerie Pachner var. Pachner şöyle diyor: “Yaşamak için ne yaptığı konusunda çok ilgi çekici bir kadın. O bir dansçıydı. Bir Japon prensesi olduğu hikayesini uydurdu. Tüm Paris seyircisini büyüledi. Ayartıcı bir kadındı. O zamanda, birçok önemli adam için, o bir fahişeydi. Ama en nihayetinde o bir casustu. Sadece Almanlar için değil, Fransızlar için de casustu. Aslında, bir kadın için çok fazla şey vardı. O büyüleyiciydi.”

HaftaninFilmi.com’dan Filmler

Gösterimdekiler (32. hafta):
Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar - Women on the Verge of a Nervous Breakdown (2022) Masal Şatosu: Gizemli Misafir (2022) Serseri Aşıklar - À bout de souffle (2022) Sıradaki Şarkı - PressPlay (2022) Aşk ve Savaş (2022) Laal Singh Chaddha (2022)
Arşivden Seçkiler:
Enes Batur: Gerçek Kahraman (2019) Vur ve Kaç - Hit & Run (2012) Köfte Yağmuru 2 - Cloudy With A Chance Of Meatballs 2 (2014) Fırtınanın İçinde - Into the Storm (2014) Veda (2010) Kahraman Prens: Sualtı Maceraları - The Underwater Adventures of Sadko (2019)