Ölüm: Ölüm’ün Kapısında

Cehennemden çıkma bir parti – hem de ÖLÜM’ÜN KAPISINDA.

Herkesin favori Gotik kızı, Ölüm, kız kardeşleri Hezeyan ve Keder ölüler için çılgın bir parti düzenleyince kendi diyarında kalacak yer bulamıyordu neredeyse. Bütün bunlar ise, Lucifer Sabahyıldızı tahtından ayrılıp
Cehennemin anahtarını Ölüm’ün kardeşine, Sandman’e verdiğinde başlamıştı. Rüya ne yapacağına karar vermek için düşünüp taşınırken Cehennemin günahkâr sakinleri özgür kalmışlardı. Ölüm’ün şansına, hiçbiri nereye gideceğini bilemeyip onun dairesinde soluğu almıştı. Günü kurtarmak da tabii ki yine Ölüm’e kalacaktı.

Ankhın gücü galip gelecek mi?

Çevirmen: Egemen Görçek

Alev Dudaklı Kadın

“Onu sevmek… Hayır, onu sevmemişti. Onun kolları ara­sında bulunduğu müddetçe onu sevmediğini, sevmeyeceğini anlamış, fakat ne zaman o istese onun kolları arasında bulun­maya mahkûm olduğunu düşünerek bütün benliğinde bir is­yan duymuştu. Ve buna rağmen vücudu garip ve anlatılamaz bir ateşle cayır cayır yanmıştı… Fakat şimdi bir daha, bir daha o erkeğin kolları arasın­da bulunmak istemiyordu. Belki yine o eller saçlarını, omuz başlarını, yanaklarını ve dizlerini okşamaya başlayınca aynı ateşi varlığında hissedecek ve aynı ateşle vücudu ve dudakları tutuşacaktı ama şimdi ondan uzakken, hayır, bu erkeğe ait olmayı bir daha istemiyordu.”

Alev Dudaklı Kadın, Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama döneminde geçen bir tarihi roman. Üçüncü Murat, Nurbanu ve Safiye Sultan gibi Osmanlı tarihinin en bilinen simaları, başka romanlardan da aşina olduğumuz bir iktidar çekişmesiyle eser boyunca tansiyonu artırıyor. Suat Derviş, daha ilk sayfadan kendini gösteriyor. Şemsiaşk adlı bir cariyenin gözünden esir olmayı, İstanbul’u usul usul saran veba salgınını, halkın zevk ve sefaya dalan saraya isyanını anlatıyor.

Alev Dudaklı Kadın, tam anlamıyla popüler bir tarihi roman. Aksiyonu güçlü, cinsel gerilimi yüksek. Olaylar okurların merak duygusunu tahrik ederek ardı ardına diziliyor. Ancak Suat Derviş ezilenden, hakkı yenenden yana tavrını tüm romana ustalıkla yediriyor.

Boğul

2008’de ilk romanı Oscar Wao’nun Tuhaf Kısa Yaşamı’yla Pulitzer Ödülü’nü kazanan Junot Díaz, 2012’de MacArthur Dâhi Bursu’na layık görüldü.
The New York Times edebiyat eleştirmeni Michiko Kakutani, Díaz’dan “günümüz edebiyatının en ayrıksı ve karşı konulamaz yeni seslerinden” diye bahsetti. Boğul, bazıları Paris Review, New Yorker, Time Out gibi saygın dergilerde de yayımlanan, İspanyolcanın İngilizceyle harmanlandığı on öyküsüyle Díaz’ı ve unutulmaz personası Yunior’u edebiyat dünyasına tanıtan melankolik bir şaheser.

Biçimi bozulmuş yüzünü bir maskeyle saklayan Ysrael, aldatan baba, torbacıların büyük aşkı Aurora, Dominik Cumhuriyeti’nden New Jersey’ye uzanan bir göç rotası, temasın ve cinselliğin girift dertleri, travmalarını aşkla gömmeye uğraşanlar, Amerikan Rüyası dedikleri şu terane ve onun karşısında Amerika’nın gerçekleri.

Junot Díaz’ın Boğul’u yetişkinliğin topraklarına adım atan kişinin, yabancı topraklardaki göçmenin öfkesini, neşesini, yalnızlığını, acemiliğini doğrudan yaşayan maharetli bir yazarın kitabı.

“Junot Díaz dikkate değer yeni yazarlardan. Kurduğu dünya, sayfadan taşarak edebiyatımızın ve kalplerimizin kanonuna giriyor.” – Walter Mosley

“Boğul muhteşem. Junot Díaz, kuvvetli, yeni, özgün bir yetenek ve bu öyküler tam anlamıyla harikulade.” – Hanif Kureishi

Çevirmen: Avi Pardo

A’mâk-ı Hayal

“Bugünkü gezintim uçmakla başlamıştı. Aciz olduğum için rüyada bile uçmaya dayanıklı değilken bu hayali uçuş beni fazlasıyla yoruyor, sersemletiyordu. Tuhaf olanı şu ki doğru bir çizgi üzerinde değil, daima yukarı yükselerek uçmaktaydım. Gözümden gezegenler ve güneş tamamen kaybolmuştu.”

Döneminin önde gelen mutasavvıflarından Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi, eserlerini materyalizme karşı savunduğu metafizik anlayışla kaleme alan yazarlardan. Yaratıcı ile yaratılanın tek ve bir olduğunu savunan vahdet-i vücud felsefesine inanan düşünürün başyapıtı olarak görülen A’mâk-ı Hayal (Hayalin Derinlikleri) de Türkçede fantastik ve felsefi romanın ilk örneği.

Raci, öğrendiği onca bilgiden sonra gerçeklere dair duymaya başladığı şüphelerini bir nebze olsun dizginleyecek Aynalı Baba’yla bir mezarlıkta karşılaşır. Âlimlerden alamadığı yanıtları bu meczuptan alan Raci onunla her gün görüşür ve her görüşmede gerçeğin sınırlarını aşan, hayalin derinliklerine doğru yolculuklara çıkar. Bu yolculukların uğraklarının bazıları Kaf Dağı ile Merih; eşlikçileri ise Simurg ve anka, Buda ve Zerdüşt olacak, Raci’nin hakikat arayışına yol göstereceklerdir.

Filibeli Ahmet Hilmi’nin inancını ve fikirlerini her satırda hissettirdiği mitolojik, mistik ve gerçeküstü maceralardan oluşan A’mâk-ı Hayal, tasavvuf edebiyatının en sıradışı, en mühim eserlerinden biri.

Sergüzeşt

“Artık kaçacak… Artık firar edecek… Fakat gecenin devlere özgü müthiş kocaman bir şekilde göğe yayılan siyah kanatlarının altı, öyle bir küçük mahlûka sığınak olamaz. Firar edecek… Kendisince bilinmedik bir kuvvetin sevkiyle bir şey arayacak.”

Osmanlı’daki ilk demokratik ideallerin esaret altındaki bir cariye üzerinden dile getirildiği Sergüzeşt, bir aşk ve hürriyet romanı. Tanzimat sonrasının özgürlük fikirleriyle büyüyen Samipaşazade Sezai, bu romanla hem siyasal hem de toplumsal yaşama damga vuran istibdadı lanetlemekle kalmaz, toplumda kadına reva görülen yeri, giderek belirginleşen sınıfsal ayrımları ve sözde aydınları da lanetler.

Memleketi Kafkasya’da esir edilip köle olarak satılmak üzere İstanbul’a getirilen Dilber, zorlu esaret yıllarından ibaret çocukluğunu kalbindeki özgürlük aşkı yardımıyla güçbela atlatmışken gönlünü evin küçükbeyi Celal’e kaptırır. Evin hanımınca onaylanmayan bu aşkın önüne geçebilmek amacıyla Dilber yeniden esirciye satılır ve iki sevgili mecburen ayrılır. Yeni esaretinde daha zorlu sınavlara maruz kalan Dilber’in aklında ise sadece özgürlük ve aşkına kavuşacağı İstanbul’a dönebilme umudu vardır.

Türk edebiyat tarihinin ilk büyük üslupçularından biri olarak görülen Samipaşazade’nin çarpıcı romanı Sergüzeşt’in yayımlanması sonrasında kovuşturmaya uğraması ve kendini sürgünde bulması âdeta kaderin
elim bir şakası gibidir.

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç

“Bu gökteki kuyruklu, yerdekilerin şerlerinden meydana geldi… Geçen sene Dizdariye taraflarında bir paşanın katırı doğurdu dedilerdi de inanmadıydık.
İşte bakınız doğruymuş… Demek vakitler yakın… Yapı da pek çoğaldı.
İşte bu birkaç şey kıyamet alametidir. Biz büyükbabalarımızdan,
analarımızdan öyle işittik.”

Yaşadığı çağın İstanbul’unu eserlerinde renkli, gerçekçi biçimde yansıtan Hüseyin Rahmi Gürpınar aynı zamanda, diyaloglarındaki halk ağzına gösterdiği özeni, kurguladığı mizahi alavere dalavereleri, kadın-erkek ilişkilerindeki adaletsizliğe ve hurafeye karşı alaycı yaklaşımıyla da dikkat çekmiş, bazı çalışmaları nedeniyle dönemin yönetimiyle de başı belaya girmişti.

1910’lar İstanbul’unda bütün şehir ahalisi, Halley kuyruklu yıldızının Dünya’ya yaklaşacağı haberiyle panik içindedir. Batı’nın sanatına, bilimine meraklı ve çalışmalarının halk tarafından anlaşılmadığını düşünen, varlıklı ama müzmin bekâr İrfan Galip ise bir yandan çevresindekilere ilimin ışığında bu gökcisminin nasıl bir şey olduğunu açıklayıp kendince eğlenirken, diğer yandan ona mektuplar yollayan ve yazdıklarına bakılırsa tam aradığı özelliklere sahip gizemli afeti bulmaya çalışır.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın o dönem, yaklaşan Halley nedeniyle yayılan dedikodular ve hurafelerle gerçekten korkuya kapılan halka, önsözünde de seslendiği Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, edebiyatımızın en kıymetli, en muzip klasiklerinden.

Eylül

“Demek hayatın eylülünde de ümitsizlik ve bezginlik yerine çaba göstermek bir şeye yarayabilirdi. Gerçi bu tabii bahardaki parlaklık ve gençlik gibi olamazdı fakat hayattan daha fazlasını istememeliydi. Bu bir gençlik olamamakla beraber yine bir hayat, özellikle sakin ve hiç olmazsa rahat bir hayat olurdu.”

İlk öyküsü “Düşmüş” henüz on altı yaşındayken, hayranı da olduğu Halit Ziya Uşaklıgil’in Hizmet dergisinde yayımlanan, roman ve tiyatro türlerinde de eserler veren ve yazdıkları nedeniyle ordudan men edilen Mehmet Rauf, insan zihninin dehlizlerinde dolaşan bir kalemdi. Onun karakterleri iç sesinden kurtulamayan, duygularını sorgulayan, ikircikli biçarelerdi.

Suat ile kocası Süreyya’nın hayatları, pek varlıklı olmadıkları için sıkıcı bir rutinde geçmektedir. Necip ise Süreyya’nın hem akrabası hem de yakın dostudur. Suat ile Necip arasında filizlenecek yasak aşk, bu üç karakteri hiç beklemedikleri şüphelere, aydınlanmalara sürükleyecek ve her şey, genç çiftin uzun süredir tatil için kiralamayı hayal ettikleri Boğaz’daki bir yalıda daha da karmaşık bir hâle gelecektir.

1900 yılında Servet-i Fünûn’da tefrika edilen, 1901’de ise kitap hâlinde yayımlanan, edebiyatımızın ilk psikolojik romanı Eylül, bağlılığın meşakkatli doğasını irdeleyen, yasak arzunun yıkıcılığına dair bir başyapıt.

Aşk-ı Memnu

“Bu aşk günahının bütün yasak lezzetleri onun aşk susuzluğunu öyle kendinden geçirerek sakinleştiriyordu ki artık bu sevdanın dışında kalan hayatın ayrıntıları siliniyordu.”

Halit Ziya Uşaklıgil, Türk edebiyatının ilk yetkin romanlarını üreten, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Kendisine kadar, romancı muhayyilesiyle doğmuş tek muharririmiz yoktur,” dediği, eşine rastlanmayan bir yazar. Aşk-ı Memnu ise ikonik karakterleri hafızalara kazınan ve birçok dile çevrilmiş cesur bir yasak aşk anlatısı.

Adnan Bey’in Boğaziçi’ndeki bir konakta geniş ailesiyle sürdürdüğü yaşamı, Bihter isimli genç ve gözü yükseklerde bir kızın konağa hanım olarak gelmesiyle çetrefil bir hâl alır. Batılı ve toplumdan farklı bir yaşam tarzı süren, yüksek sosyeteyle içli dışlı karakterlerin psikolojik durumları gitgide değişirken Adnan Bey’in çapkın ve sıradışı yeğeni Behlül’ün, Bihter’i kendisine âşık etmesiyle ailede yaprak dökümü başlar. Yıkıma doğru ilerleyen bu skandal girdabına herkes bir ucundan dahil olur.

Türk edebiyatının ilk büyük romanı olarak kabul edilen Aşk-ı Memnu, yüz yılı aşkın bir zamandan sonra hâlâ okurları etkileyebilen, zamansız bir şaheser.

Kürk Mantolu Madonna

“Bundan sonra aradaki buzu çözmeye, bu insanların birbirlerine karşı duydukları müthiş yabancılığı gidermeye imkân yoktu. İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rasgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”

Sabahattin Ali, edebiyatında hayatın ta kendisini resmeden, kendi hayatı da eserlerinden geri kalmayacak denli çalkantılarla dolu, çağımızın en önemli edebiyatçılarından biri. Ali’nin en şöhretli eseri Kürk Mantolu Madonna ise aşk, yalnızlık ve yabancılaşma üzerine benzersiz bir eser.

Raif Efendi içine kapanık, sessiz ve dış dünyadan çok kendi dünyasında hayatını sürdüren bir kaybedendir. Berlin’de bir sanat galerisinde gördüğü tablodaki kadın, kendisine tamamen yabancı hisleri uyandırır ve tablodaki surete âşık olur, tabloyu bir takıntı haline getirir. Raif Efendi, tablonun sahibi Maria Puder’le tanıştığında ise hayatı geri dönüşü olmayacak şekilde değişecektir.

Kürk Mantolu Madonna, görünürdeki kabullenişin ve içeride kopan fırtınaların öyküsü, edebiyatımızdaki en başarılı psikolojik tahlillerden biri.

HaftaninFilmi.com’dan Filmler

Gösterimdekiler (24. hafta):

Arşivden Seçkiler:
Bir Vampir Hikayesi - Byzantium (2013) Korku Yolu - In Fear (2014) Babamın Penguenleri - Mr. Popper’s Penguins (2011) Hoca (2013) Son Oyun - The Last Game (2018) Liseli Polisler 2 - 22 Jump Street (2014)