Meteliksiz Öğrenci
“Gerçekten hissetmediğim şeyleri söylemek zorundayım sürekli,
yoksa hayatta kalamam.”
Yirminci yüzyıl Japon edebiyatının önde gelen yazarlarından, sıradışı hayatıyla da meşhur Osamu Dazai’den sanat, ölüm ve arzular üzerine bir kısa roman: Meteliksiz Öğrenci.
Otuzlu yaşlarda, Dazai isimli bir yazar içine hiç sinmeyen yazısını dergiye gönderdikten sonra rahatlama arayışıyla Tamagava Nehri’nin kıyısında yürüyüşe çıkar. Zihninde bir sürü düşünceyle nehri izleyen Dazai, nehirde sürüklenen bir genç görür ve onu kurtarmak için suya doğru koşar.
İkisi arasında entelektüel bir atışmaya dönüşen beklenmedik bir sohbet başlar. Liseyi terk eden bu gence kendini sevdirmeyi uman Dazai, kendini o gece çocuğun yerine bir film gösteriminde canlı anlatıcı olarak sahne almayı kabul edeceği birtakım garip durumların içinde bulacaktır.
Çevirmen: Ebru Sarıkaya
Pers Oğlan / Büyük İskender 2
“Tanrıların yanına git, yenilmez İskender. Çile Nehri süt gibi yumuşacık değsin tenine; seni ateşle değil, suyla yıkasın. Ölülerin bağışlasın seni; aldığından daha çok can verdin. Tanrı boğayı ot yesin diye yaratmıştır, aslanı değil; onların doğrularına yanlışlarına hükmedecek olan da yalnız tanrıdır. Sevgisizlik nedir hiç tatmadın; gittiğin yerde de sevgiyi hazır bekler bulasın.”
Pers Oğlan, soylu bir aileden gelen Bagoas’ın önce kaçırılıp hadım edilmesinin, Pers kralı Darius’a satılıp gözdesi hâline gelmesinin, sonra da Büyük İskender’in askerlerinin Pers kuvvetlerini tarumar ettikten sonra kendine hizmetkâr ve dost etmesinin hikâyesini anlatıyor. Böylece her iki cepheden Büyük İskender’in canlı portresini ortaya koyabiliyor, Yunanla Persi, Batı’yla Doğu’yu birleştirme hırsının nereden kaynaklandığını gösterebiliyor. Otuz üç yaşında öldüğünde, tarihin en büyük liderlerinden olan bir antik kahramanın, aşkın Büyük İskender’inin ömrünü her yönüyle gözler önüne seriyor.
Büyük İskender Üçlemesi, ünlü tarihi roman yazarı Mary Renault’nun, çarpıcı yeteneğiyle antik dünyanın gerçek kahramanlarını canlandırdığı, kanları ve terleriyle, tüm tutkuları ve vahşetleriyle, gizli yönleri ve dünyevi hırslarıyla kurguladığı başyapıtı.
“Bayan Renault’nun yaptığı gibi, savaşçıya derinden âşık olan bu yarı erkek yarı fahişeyi anlatmak için yetenek gerekir.” – The Atlantic Monthly
“Renault’nun başyapıtı. Yazılmış en büyük tarihi romanlardan biri.”
– Sarah Waters
Çevirmen: Çağla Taşkın
Bi Gece Daha
“Bi Gece Daha, sadece birbirinden ilginç hikâyeleri dünya çapındaki muhteşem bir çizgiyle okuduğumuz bir çizgi roman klasiği değil, aynı zamanda bence hayata yeni bakış açıları sunan, zamanında birçok insanın karakterini belirlemesine yardımcı olmuş, önemli bir kültür ürünüdür. Lise yıllarımda Bi Gece Daha’yı keşfetmiş olmasaydım bugün bir çizer olur muydum, bilmiyorum. Yeni jenerasyonlar bu klasiğe bir kitap olarak kavuşacakları için çok şanslılar.”
– ERSİN KARABULUT
“Pişmiş Kelle dönemi, hayatımın en renkli ve en öğretici sayfalarını oluşturdu. Her hafta yeni bir buluş yapıp kendi şovlarımı sergilemenin tadını çıkardığım, unutulmaz anılarla dolu günlerdi. O günleri; muhteşem gözlem yeteneği, olağanüstü desenleri ve jilet gibi temiz çinisiyle dünya çapında bir yetenek olduğunu düşündüğüm Kemal Aratan tarafından ölümsüzleştirilmesi beni ziyadesiyle mutlu ediyor. Albümü her okuduğumda, tekrar tekrar o günlere geri dönüyorum…” – FARUKEN BAYRAKTARE
“Kült işlerin bir ruhu var. Bi Gece Daha’nın ruhu mu Pişmiş Kelle’yi efsaneleştirdi, yoksa derginin ruhu mu bu müthiş çizgi seriyi ele geçirdi acaba? Sanırım her ikisi de…
Acayip hikâyelerin, anıların, anlatıların, Pişmiş Kelle veteranlarının, Kemal Aratan’ın muhteşem ötesi çizgilerinin Bi Gece Daha keyfini çıkaralım. Sayfaları ağır ağır çevirip özümseyerek… Aceleye mahal yok…” – AYŞEN BALOĞLU
Değmez
“Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.”
— Shakespeare
İsmail Güzelsoy; aşka, hayata ve ölüme içkin bir hikâye kuruyor Değmez’de. Hararetli bir coğrafya üzerinde, edip Faruk Ferzan’ın masalsı yolculuğuna davet ediyor okuru. Bu coğrafyanın erdemli yanları kadar yıkıcı eğilimlerini de anlamaya ve anlatmaya adanmış Fennî Sihirler’deki bu adanmışlık hâlini, âdeta cisimleştiriyor romanında. Sık sık yön değiştiren bir akarsuda sihre, ilme, tarihe dokunarak yazma eyleminin büyülü özünü ve Türkçenin diri, tutkulu varlığını ortaya koyuyor.
“‘Tanrı, insanın ölümsüzlüğe varmış hâlinden başka bir şey değil,’ diye cevaplıyordu beni Selman Dermanî. ‘Ölüm ile kesilen bir hayatın hiçbir anlamı yoktur. Değmez… Bütün bu çabalara, sağalmaya, hasta olmaya, iyileşmeye, çalışmaya, mülk edinmeye, çocuk yapmaya, âşık olmaya değmez. Lisan öğrenmeye, şiir okumaya, saz dinlemeye, mutlu olmaya değmez. Ancak ölümsüzlük varsa bu dünya hayatının bir anlamı olabilir. (…) Kendimi yeniden, sıfırdan üretmeyi istiyorum. Bunu yapacağım. Hakkım! Kadere teslim olacaksak mağaralara dönelim, haydi!”