Jesse Owens’ın Dört Altın Madalyalı Hayatı

RACE

YAPIM HAKKINDA
Dünya çapında bir sembol olan, dört altın madalyalı Jesse Owens’ın 1936 Berlin Olimpiyatları’nda kazandığı zaferinin yankıları bugün bile sürmektedir. 80 yıl sonra, Owens, adı ve imajı kültürel mirasımızın ayrılmaz bir parçası olan az sayıdaki Olimpiyat kahramanlarından biridir.
Yapımcı Luc Dayan, ödüllü kısa film “Tribute to Jesse Owens and Carl Lewis”i geliştirip yapımcılığını üstlendikten sonra, Owens hakkında bir film yapmak istiyormuş. Kendisine ilk olarak yapımcı Jean-Charles Lévy, ardından yönetmen Stephen Hopkins ve son olarak uluslararası bir sinemacı ekibi katılmış. Bu bile Owens’ın dünyanın her yerindeki insanlar üzerinde hâlâ süren etkisini ve önemini gösteriyor.
Jesse Owens Vakfı ve Owens ailesinin iş birliğiyle yapılan Race, Owens’la ilgili ilk uzun metrajlı film özelliğini taşıyor. Lévy şöyle anlatıyor: “Herkesten önce Jesse Owens’ın kızlarına ve karısı Ruth Solomon’a gittik. Onlara ne başarmak istediğimizi, filmin elde edilmek istenen ruhunu anlatmak ve onaylarını almak istedik. Geliştirme süreci itibarıyla hep bizim yanımızda oldular.”
Race’in senaryosunu yazarken Joe Shrapnel ve Anna Waterhouse, efsanevi koşucunun en olaylı yıllarına odaklanmayı seçmiş. Ohio State Üniversitesine 19 yaşındayken geldiği zamandan başlayıp, zafer dolu yarışlarından iki yıl sonrasıyla bitirmişler. Waterhouse şöyle anlatıyor: “Beşikten mezara giden bir hikâye bizim ilgimizi çekmiyordu. Jesse’nin hayatındaki bu önemli dönemin öncesi ve sonrasını göstererek daha fazla şey anlatabileceğimizi düşündük.”
Hopkins şöyle ekliyor: “Jesse Owens’ın hayatının tamamını kendisine haksızlık etmeden iki saatlik bir filme sığdırmaya çalışmak imkânsız. 1934-1936 yılları arasına odaklanarak, yetenekli bir koşucuyken dünya şampiyonu oluşunu görüyoruz. Bu başarının zaman çerçevesi dramatik açıdan da ilgi çekiciydi; teknolojideki belli gelişmeler ve Avrupa’daki faşizm sebebiyle öncesinde ya da sonrasında olamazdı.”
Shrapnel ve Waterhouse aynı zamanda tipik bir spor filminin de sınırlarının ötesine geçmek, daha geniş bir sosyal ve siyasi açıdan filmi ele almak istemiş. Shrapnel şöyle anlatıyor: “Seyircinin, Owens’ın başarılarının büyüklüğünü, zaferlerinin boyutunu ve önemini takdir etmesi için, onlara bir arka plan ve geçmiş sunmalıydık; insanlar bu olimpiyatların az kalsın iptal edileceğini ya da ABD’nin katılımı olmadan yapılacağını bilmiyor olabilir. Zaten II. Dünya Savaşı bitene kadar Berlin Olimpiyatları’ndan başka olimpiyat olmadı. Dünya hızla değişiyordu.”
Waterhouse şöyle anlatıyor: “Stephen’a fikirlerimizi dobra dobra anlattık ve bize çok destek oldu. Onunla olan iş birliğimiz, bir yönetmenle yaşadığımız en iyi tecrübelerden birine dönüştü. Her aşamada bizim yaptıklarımızı geliştirdi.” Hopkins şöyle ekliyor: “Jesse Owens’ın hikâyesi o kadar inanılmaz ve zengin ki, Joe ve Anna’nın biraz bile süsleme yapması gerekmedi. Ama özünü anlatabilmek için birçok seçim yapmak zorunda kaldılar.”
Senaristler yüzlerce tarihsel belge, dönemin sosyal ve siyasal biyografileri, Jesse Owens’la ilgili ellerine geçirebildikleri her şeyi incelemiş. Shrapnel şöyle diyor: “Jesse’nin Berlin’deki zaferlerinin hem spor camiasında, hem de genel olarak dünyadaki boyutunu ve önemini teyit etmiş olduk.”
Yapımcı Kate Garwood “Joe ve Anna’nın yazdığı senaryo gibi, gerçekten de uluslararası bir hikâye” diyor. Waterhouse şöyle anlatıyor: “Hikâyesine giriş noktamız, hem o dönem, hem de genel olarak hayatı için merkezi bir ilişki oldu: Ohio State Üniversitesi koçu Larry Snyder’la çalışması, aralarındaki saygı ve dostluk. Bu, Jesse’nin yaşadığı karışık sosyal ve siyasi olayları destekleyen duygusal bir unsurdu. Owens’ın içine düştüğü riskli ortamın, onun üzerinde duygusal anlamda olumsuz etkileri olmuştu. Hayatı, Adolf Hitler’in Yahudiler ve diğer etnik gruplara yaptığı zulmü boykot etmek için ABD’nin Berlin Olimpiyatları’na katılıp katılmaması yönündeki tartışma yüzünden doğrudan etkileniyordu.”
Shrapnel şöyle ekliyor: “Owens ve Snyder dışında da ele aldığımız ikili ilişkiler var. Diğer bir ilişki, Amerikan Olimpiyat Komitesi’ndeki Avery Brundage ve Jeremiah Mahoney arasında. Bir yandan işin rekabet boyutu da var ama Owens ve başlıca rakiplerinden biri olan Alman koşucu, Hitler’in büyük Ari umudu Carl ‘Luz’ Long arasında muazzam bir saygı var. Sonraki yıllarda da dostlukları sürdü.”
Son olarak Shrapnel, yönetmen Leni Riefenstahl ve Alman Propaganda Bakanı Joseph Goebbels arasındaki değişken dinamiğe dikkat çekiyor. Bu ikili, Owens’ın dünyasından çok başka bir dünyanın temsilcileri olsa da, yine de onun kaderini etkiliyor. Waterhouse şöyle anlatıyor: “Nazi rejimi için Olimpiyatlar, onları dünyaya tanıtacak bir etkinlikti. 1936 Olimpiyatları’nın önemi ve uzun vadeli etkisi burada başladı. Riefenstahl, olimpiyatları filme almanın, daha önceki çalışması Triumph of the Will’de olduğu gibi, Nazi hareketini ölümsüzleştireceğine Hitler’i ikna etti ama Goebbels onun niyetinden ve Hitler’le olan ilişkisinden şüphe duyuyordu.”
Riefenstahl’ın Goebbels’le olan fikir savaşı, o dönem Alman halkı ve Nazi iktidarı arasında olan hassas ilişkiyi de yansıtıyor. Goebbels, kısmen Owens’ın emsalsiz performansı yüzünden propaganda savaşını kaybedecek, Riefenstahl’sa iki bölümden oluşan belgesel başyapıtı Olympyia’yla bu etkinliği sonsuza dek muhafaza edecekti. Owens’ın görüntüleri ilk başta montajla filmden çıkarılmış, ancak Riefenstahl’ın ısrarları sonucu tekrar konmuştu. Hopkins şöyle anlatıyor: “Herkes, Owens’ın olağanüstü bir becerisi olduğunu görüyor ve Owens bu vasıtayla dünyanın dört bir yanından inanılmaz insanlarla tanışıyor.” Waterhouse şöyle diyor: “Aynı zamanda hem kendi memleketinde, hem de yurt dışında kendisiyle dalga geçen, kendisini aşağılayan insanlarla da tanıştı. Ülkesini gururlandırdıktan sonra bile günlük hayatında ırkçı tavırlara maruz kaldı.” Shrapnel şu yorumu yapıyor: “Jesse için ırkçılığa karşı ömrü boyunca verdiği bir mücadeleydi bu. Senaryonun sonuna dâhil etmemizin önemli olduğunu düşündüğümüz bir şeydi. Ne yazık ki eve döndüğünde neler yaşadığını ekran yazılarıyla değil de, başına gelen gerçek olayların gösterildiği bir şekilde bunu aktarmalıydık.”
JESSE OWENS HAKKINDA
Jesse Owens’ın 1936 Berlin Olimpiyatları’nda dört altın madalya kazandığı çarpıcı başarısı, onu dünya tarihinin unutulmaz bir parçası yaptı. James Cleveland Owens olarak Alabama, Oakville’de doğdu ve dokuz yaşındayken Ohio, Cleveland’a taşındı.
Lakabı J.C.’ydi ama okul öğretmeninin J.C.’yi “Jesse” olarak anlaması sonucunda ömrünün sonuna dek anılacağı ismine sahip olmuş oldu. Bir marabanın oğlu ve bir kölenin torunu olan Bay Owens’ın atletizm kariyeri 1928’de Cleveland’da başladı: Ortaokuldayken yüksek atlama ve uzun atlama dallarında rekorlar kırdı. Ortaokul zamanlarında, Ohio Eyalet Şampiyonası da (üst üste üç yıl) dâhil olmak üzere tüm belli başlı atletizm yarışmalarını kazandı. Son senesinde uzun atlama dalında yeni bir uzun atlama rekoru kırdı (7,6 metre). Chicago’daki okullar arası yarışmada, 100 metreyi 9,4 saniyede koşarak yeni bir lise dünya rekoru kırdı ve geneldeki dünya rekoruna ulaştı, 220 metre kısa mesafe koşusunda yeni bir lise dünya rekoru kırdı. Ailesine yakın olmak için Ohio State Üniversitesine kaydolan Bay Owen, bir yandan okurken bir yandan birçok işte çalıştı. Okullar arası birçok yarışmaya katıldı. Ann Arbor, Michigan’da 25 Mayıs 1935’te yapılan Big Ten Şampiyonası’nda 100 metre koştu ve 9,4 saniyede yarışı tamamladı, bir kez daha dünya rekorunu koşmuş oldu. Üç başka yarışta daha koştu ve hepsinde dünya rekorunu kırdı. Bu başarı, ona en yüksek seviyede başarıya ulaşma güvenini verdi.
Bay Owens, 1936 Olimpiyatları’nda Amerika Birleşik Devletleri’ni temsil edecekti. Olimpiyatlar, Adolf Hitler’in, Alman Ari halkının üstün ırk olduğunu varsaydığı Nazi Almanya’sında yapılacaktı.
Ama olimpiyat oyunlarının sonucu başka bir hikâye anlattı: Jesse Owens, bir olimpiyatta dört altın madalya kazanan ilk Amerikalı atlet oldu: 100 metre, 200 metre, uzun atlama, 4×100 bayrak yarışlarında bu madalyaları kazandı, bayrak yarışında dünya rekorunu belirledi. Irkçılığın had safhada olduğu bir dönemde, insanı başkalarından farklı kılanın ırkı ya da uyruğu değil de, bireysel başarıları olduğunu doğruladı. Bütün dünya onun bu takdire şayan başarısını gördü, bugüne kadar da emsali yaşanmadı. Tek bir olimpiyatta kazandığı dört altın madalya rekoru, 48 yıl boyunca kırılamadı. Amerika’da, Bay Owens ve karısı Ruth Solomon, üç kız çocuğu yetiştirdi: Gloria, Beverly ve Marlene. İmkânları olmayan gençlerle çalışmaya başladı.
Chicago Erkekler Kulübü’nün müdürü ve yönetim kurulu üyesi oldu. Ülkeyi gezip ilham verici konuşmalar yaptı, gençlik gruplarıyla, sivil toplantılarda, okul aile birliği toplantılarında, kilise etkinliklerinde, kardeşlik ve Siyahiler Tarihi programlarında, lise ve üniversite
törenlerinde konuştu. ABD Olimpiyat Komitesi de dâhil olmak üzere birçok kuruluşun halkla ilişkiler temsilciliğini ve danışmanlığını yaptı. ABD’de televizyonlarına çıkan ilk siyahi Amerikalı oldu, NBC’nin 1936 yılındaki bir deneme yayınında yer aldı. Fakat zafer kazandığında ve zafer kazandıktan yıllar sonra bile, Bay Owens, bir ABD başkanı tarafından kabul görmedi. Bu durum, 1976 yılında Beyaz Saray’a davet edilip, en üstün sivil onur nişanı kabul edilen Özgürlük Madalyası’yla ödüllendirilmesiyle son buldu. 1979 yılında tekrar Beyaz Saray’a döndü ve Yaşayan Efsane Ödülü’nü aldı. Ölümünden on yıl sonra, 1990’da, Kongre Altın Madalyası aldı. ABD’de kendisinin adı verilen okullar, caddeler ve parklar var. Bay Owens’ın anısına Cleveland, Fort Huntington Parkı’nda bir heykel dikildi. Mezun olduğu Ohio State Üniversitesi, atletizm yarışmaları için Jesse Owens Memorial Stadyumu’nu ona adadı. Kampüste aynı zamanda öğrenciler ve personel için onun adını taşıyan eğlence alanları bulunuyor. Jesse Owens, başkalarının hayallerinin gerçekleşmesini sağlayan bir hayalperestti; dünyaya kendisini dinletebilen bir konuşmacı, farklı nesillerden milyonlarca gence ilham veren bir adam ve kelimenin tam anlamıyla bir şampiyondu.
Sportif mücadelelerin verildiği pistlerde doğan dostluklar, yarışmaların asıl altın madalyalarıdır. Ödüller aşınır, dostluklar toz tutmaz.
Jesse Owens (1913-1980)